< Blue Veil - Blogcu




düş/sün

Ayaklarımdan, göremediğim bir çukura çekiliyorum… Direnmek faydasız, hızla karanlığa gömülüyorum... Güçsüzleştikçe ben, güçleniyor elleri… Yaşanması umulmuş da unutulmuş bir zamanda asılı kalmış ne kadar an varsa, gecenin göğüne yamıyor sessizce… Kolları, sımsıkı sarıyor korkularımı. En ilkel, en saf halimi geri getiriyor uzak zamanlardan.

Karanlık değil korktuğum, kaşık kaşık ruhumu beslediği güven.
Savunma değil suskunluğum, karmaşıklığındaki düzen.

Düşüncemi yoruyor. Aklımı zorluyor. Dilsiz ben' im muhtaç, teslim oluyor. Bütün anahtarlarım bir bir gözlerine düşüyor. Bakışlarım yalın ayak bulutlara kaçıyor. Siperlerim en kanlı savaşlarda yerle bir oluyor. Yeri göğü dolduran kahkahalar atıyor evren.

Yıldızlarca çaresizlik gömüyorum yastıklarıma…
Bir damla yağmuru öpüyorum t/uzak koynunda...

nur figen f.
 

...konuştular...

 Yine birbirlerini dinlemediler. Hep bir ağızdan ekolünden nedense hiç vazgeçmediler. Anlattılar, kanıtlar sundular, içtiler, yittiler… Yorulana kadar yorulmadılar. Susana kadar susmadılar.

Hep teslim olmuşluğun salamurasında kokuşamayan kokuşmuşluklarının leşliğini kustular ara sokaklardaki kareli örtülü masalara... Mezelere çeşni, rakıya buz katamadılar o yüzden. Kavun kesmediler, peynir yemediler, küsmeyi öğrenemediler.

Hep “hayır” dediler, daima haklı çıkma pistindeki kaygan zeminden bir türlü vazgeçemediler. Güçsüzlüğün isyanını günde bilmem kaç öğün sindirip, güçlüyü giyinmekten bir türlü bıkamadılar. Dimdik bedenlerinin içinde büyüttükleri onmaz ölümcül kamburlarını gösteren aynalara ise, hiç inanmadılar.

Anlaşılamama haplarına bağışıklık kazandılar. Anlayanlar yollarını kestiğinde, soluksuz kalana dek kaçtılar. Hep yenildiler, hep yedirdiler, durduramadılar ezikliklerini. Sevmediler oymalı koltukları. Dürmediler kuruyan çamaşırları. Haftasonları İstiklal’ e gitmediler.

Dibe vurmuş yaşamlarını bir çatı katına taşıyıp, bin kat daha yukarıdan, daha bir sert düştüler. Bilemediler. Hep bildikleri, çok bildikleri, entelektüel bilgileri yağmursuz havalarda karanlık derin sulara döküldü. Düşleri gerçeğe yaklaştıkça, gerçekler düne gömüldü. Bir türlü güneşle uyanamayıp, yarınlara hep idmansız yakalandılar.

Hiç direk uçuş yakalayamamaktan, bedava biletleri zamanında kullanamamaktan, zaman aşımına terk edilmiş transit bölgelerde, otla bokla ve genelde çoklukla beraber gereksiz zaman kırıntılarına sıkıştılar. Kaçamadılar, kaçırdıklarını aramadılar, aradıklarını bulamadılar, bulduklarını tutamadılar.

Şişkinliklerini yemeğe, gazlarını çıplak ayaklarına, aşklarını gençliğe pekiştirdiler. Yaşadıklarını anlamayıp, yaşamadıklarına ağladılar. Ne gül’ düler, ne açelya; bir kaynana diline bile saksı olamadılar.

Hep sevildiler, bolca yüceltildiler, bakıldılar, öpüldüler, kucak kucak sarmalandılar... Yürekler acıtıp, acıyı kavanozlara tıktılar. Aşıklar yetiştirip, aşk bahçelerinin adreslerini şaşırdılar.  Tohumlar yeşertip, sulamayı unuttular.

Olsun, öyle renkliydiler ki, solmadan gebermeyi becerebildiler.


nur figen 

bilsem...

Bir bulsam şu benden kaçıp duran kucağı… O bulsa beni veya… Hangi kitap bu kadar sabır dersi içerir, bir anlasam… Beklemenin tarihçesini anlamaya çalışmaktan kurtulsam… Bir bilsem istemsiz kendimi bırakabilmenin olanaklılığını… O bıraksa beni veya… Neden zordur akılla yürütmek sevda oyununu, bir ayırd etsem… Yalnızlığımın sınırlarını korumaya çalışmaktan vazgeçsem… Bir güne doğsam, günde çoğalsam, hep o günün olsam, evveli ertesi olmasa...

n f f

yokkuşak...

Yok sevgilerin, yok sevgililerini biz yarattık korkaklığımızla. Kaçışlarımız, kendimizce hesaplarımız, nazlarımız, pozlarımız, alternatif arayışlarımız… Ah ne salak yaşamlarımız… Ne uzun ve ne çok karanlık gecelerimiz… O kuşak, bu kuşak, anlatıp duruyorlar da, bizim bellerimize “tutunamayan” kuşağını bağlayan hangi uşak? Nasıl olup da hayatımızda bir uçurum bile görmemiş olmamıza rağmen, hepimiz uçurumun titrek, cılız taşlarına asılıp kalmışız? Hangi basiretsiz edepsizin eseriyiz biz? Kimin son nefesiysek karşımıza çıksa da, üflese ya artık yüzümüze yüzümüze!

NFF

geçmemiş!

Bütün görüntüler ve karanlıklar… Hepsi iç içe geçmiş; bir şeyler geçmiş ve bir şeyler meğerse geçmemiş… Hayalleri kadar bile gidemiyor, ki hayallerinin sınırları her gün daralıyor. Ne zor, aslında çok kolay olduğunu anlamak… Esip geçenlerin rüzgar müsvetteliğini neden sonra ayrımsamak… En çok yorulan zaman mı, zamanı oburca kaşıklayan mı?

NFF

dünyanın sevgi aylaklığı...

Aylak Adam’ da, Aylak Adam’ ın bile, bir kitap boyu arayıp bulamadığı… Sözden, sesten, tenden öte o arananın, bir türlü köşeden çıkıp gelmediği… Hem o gün, hem bugün, arananın aynı, bulunamayanın tıpkılığı… O kötü ve sinsi, bir türlü bulamamanın, durulan duraklarda fazla kalamamanın, her yolcunun yolunu yüklenmenin üzerine yapışan alışılmış yorgunluğu… Tek ruh olmanın özlendiği kayıp ruh tramvaylarının İstanbulluğu… Yok olmanın kıyısında gezinen kalplerin kalpsizliği… Kucaklaşmaların yetimliği… Konuşmaların lalliği… Dünyanın sevgi aylaklığı…  

"Aylak Adam, Yusuf Atılgan, Roman"

 

nur figen

gibi...

Sanki; toprağın altında birileri, ellerindeki değnekleri oynatmaktan yorulmuş gibi… Yukarıdaki; dürtüklemeden kımıldamayan  kuklaları, ebediyen durmaya mahkum etmiş gibi… Sanki çiçekler hiç açmamış, toprakta kalan ölü kökler ve boş kara deliklerin hiç anlamı yokmuş gibi… Bütün rüyalar yaşam, bütün insanlar bir üflemelik canı olan köpüklermiş gibi… Bütün gerçekler yalan ve yalan aslında yaşamın kendisiymiş gibi… Ölüm; o uzakta sandığımız bir adımı çoktan atmış, çatlak dudaklarımıza bırakmamacasına yapışmış gibi…  

nff

yalan şeyler...

Giden gitti, kalanlarımızla avunuyoruz... İdare lambalarının kör ışığında, idareten yaşıyoruz... Bütün gülüşler ve düşler yalan; doğru bir şey de yok zaten, biliyoruz... Güneş göz kırpıyor arada, o da gidici hissediyoruz... Kimse geri gelmeyecek; yollar sevdaya çoktan kapandı ve gecikmiş bütün baharlara, düşünmek istemiyoruz... Yeni ay, kayan yıldız, yalan kollar dileyip, gerçeğe sırtımızı dönüyoruz... Yarın yeni bir gün diyoruz; unut dünü şarkısını söylerken yine ve hep yeniden kendimizi kandırıyoruz.

 

nur figen

düş!

Düş boyadı... Düş yazdı...

Düşte oynadı... Düşle ağladı...

Düşünde yaşadı...

Düşünden düştü!

 

nff

buğu...

Kabusunum şimdi... Hayatını bulutsu bir fanusa hapseden beyaz buğuyum. Kış günü sıcak evinin penceresine yapışan, silsen de yok olmayan, sudan dumanım… Damla damla süzülsem de ellerine, inadına körlüğünüm. Bak bakabilirsen şimdi… Hadi gör sıkıysa o yemyeşil parkı, ağaçları… Duy duyabilirsen şimdi... Görmediğin ama ebelediğini zannettiğin beni, anla anlayabilirsen.  

 

n figen f

« Önceki :: Sonraki »