Yine birbirlerini dinlemediler. Hep bir ağızdan ekolünden nedense hiç vazgeçmediler. Anlattılar, kanıtlar sundular, içtiler, yittiler… Yorulana kadar yorulmadılar. Susana kadar susmadılar.
Hep teslim olmuşluğun salamurasında kokuşamayan kokuşmuşluklarının leşliğini kustular ara sokaklardaki kareli örtülü masalara... Mezelere çeşni, rakıya buz katamadılar o yüzden. Kavun kesmediler, peynir yemediler, küsmeyi öğrenemediler.
Hep “hayır” dediler, daima haklı çıkma pistindeki kaygan zeminden bir türlü vazgeçemediler. Güçsüzlüğün isyanını günde bilmem kaç öğün sindirip, güçlüyü giyinmekten bir türlü bıkamadılar. Dimdik bedenlerinin içinde büyüttükleri onmaz ölümcül kamburlarını gösteren aynalara ise, hiç inanmadılar.
Anlaşılamama haplarına bağışıklık kazandılar. Anlayanlar yollarını kestiğinde, soluksuz kalana dek kaçtılar. Hep yenildiler, hep yedirdiler, durduramadılar ezikliklerini. Sevmediler oymalı koltukları. Dürmediler kuruyan çamaşırları. Haftasonları İstiklal’ e gitmediler.
Dibe vurmuş yaşamlarını bir çatı katına taşıyıp, bin kat daha yukarıdan, daha bir sert düştüler. Bilemediler. Hep bildikleri, çok bildikleri, entelektüel bilgileri yağmursuz havalarda karanlık derin sulara döküldü. Düşleri gerçeğe yaklaştıkça, gerçekler düne gömüldü. Bir türlü güneşle uyanamayıp, yarınlara hep idmansız yakalandılar.
Hiç direk uçuş yakalayamamaktan, bedava biletleri zamanında kullanamamaktan, zaman aşımına terk edilmiş transit bölgelerde, otla bokla ve genelde çoklukla beraber gereksiz zaman kırıntılarına sıkıştılar. Kaçamadılar, kaçırdıklarını aramadılar, aradıklarını bulamadılar, bulduklarını tutamadılar.
Şişkinliklerini yemeğe, gazlarını çıplak ayaklarına, aşklarını gençliğe pekiştirdiler. Yaşadıklarını anlamayıp, yaşamadıklarına ağladılar. Ne gül’ düler, ne açelya; bir kaynana diline bile saksı olamadılar.
Hep sevildiler, bolca yüceltildiler, bakıldılar, öpüldüler, kucak kucak sarmalandılar... Yürekler acıtıp, acıyı kavanozlara tıktılar. Aşıklar yetiştirip, aşk bahçelerinin adreslerini şaşırdılar. Tohumlar yeşertip, sulamayı unuttular.
Olsun, öyle renkliydiler ki, solmadan gebermeyi becerebildiler.
nur figen